beyaz logo.png

Öjenizm ve The Handmaid’s Tale Dizi İncelemesi

Nagehan Uzuner - İletişim Bilimleri Doktora Adayı, İletişim Bilimleri Doktora Programı, İstanbul Bilgi Üniversitesi


Öjenizm

Genetik hastalıklar, modern tıbbın gelişimiyle [1] beraber toplumların en önemli sorunlarından birini oluşturur[2]. Kimin çocuk sahibi olacağına karar vererek insan ırkını geliştirmenin mümkün olduğu fikri olarak tanımlanan öjenik bakış açısına göre genetik hastalıklar ulusların güçlenmesinde kuvvetli bir engel olarak görülür. Öjenik yaklaşımın temelinde toplumu yek bir vücut ve patolojileri de vücudu istila eden organizmalar olarak benimseyen organizmacı yaklaşım yer almaktadır. Temelde tüm bunlar ise Charles Darwin’in doğa kanunlarının insan ırkı üzerinde uygulanması önermesine atıfta bulunur. Başka bir ifadeyle Darwin’in doğadaki canlılar için geçerliliğini savunduğu doğal ayıklanma, hayatta kalmak için verilen yaşam mücadelesi, en uygun ve sağlıklı olanın, şartlara ve çevreye uyum sağlayabilenin hayatta kalması, kalıtım gibi kanunların, insanlığın da kanunu olduğu fikri sosyal Darwinizmin temelini oluşturur. Bu anlamda sosyal Darwinizme göre bu yaşam mücadelesinde yalnızca en muktedir olanlar hayatta kalacaktır. Dahası Sosyal Darwinistler arasında bir grup, bu mücadelede başarılı olmak için “ırkın korunması” gerektiğini de savunur[3].


20. yüzyılın başlarında önde gelen Naziler ve Alman biyologlar, çeşitli çalışmalarında Darwin’in teorisi ve yayınlarının Nazi politikaları üzerinde büyük bir etkisi olduğunu ortaya koydular. Hitler, insan gen havuzunun, çiftçilerin üstün sığır türlerini yetiştirmesine benzer şekilde seçici üreme kullanılarak geliştirilebileceğine inanıyordu. Hitler’in ırkçı politikalarının formüle edilmesinde çok büyük ölçüde Darwinizm’in etkisi vardı. Nihayetinde Hitler’in merkezi politikası, “üstün ırkı” korumak için tasarlanmış politikaların geliştirilmesi ve uygulanması yönündeydi. Bu noktada geliştirilen politikalar, "aşağı ırkların" üstün olarak değerlendirilenlerle karışmasını önlemek için, sonrakilerin gen havuzunun kirlenmesini azaltmak için gerekliydi. "Üstün ırk" inancı ise her türün kendi içindeki grup eşitsizliği teorisine dayanıyordu. Bu da Darwin'in oldukça otantik sayılabilecek "en uygun olanın hayatta kalması" teorisinin büyük bir varsayımı ve gerekliliğiydi. Bu otantik teori, Alman bilim insanlarının "aşağı ırklar" olarak değerlendirdiği özelliklere mensup yaklaşık altı milyonu Yahudi olan toplam on milyon kadar insanın imha edilmesiyle doruğa ulaşmıştır[3].


Öjenizmin, The Handmaid’s Tale (Damızlık Kızın Öyküsü) isimli çağımızın popüler dizilerinden birinde kavramsal olarak nasıl yeniden üretildiğine ve ortaya konulduğuna hep beraber göz atalım.


The Handmaid’s Tale Dizi İncelemesi


Distopik anlatı, yirminci yüzyılın toplumsal mayasının bir ürünüdür. Savaşlar, kıtlıklar, hastalıklar, terör, soykırım, çevre ve insanlığın soyunun tükenmesi, ütopik hayal gücünün kurgusal alt tarafı için bir zemin sağlar. EM Forster, Aldous Huxley, George Orwell ve Margaret Atwood'un eserlerinde, savaş sonrası bilimkurgudaki distopik dönüşler bu anlatıyı ortaya çıkarır niteliktedirler[4].


Kanadalı yazar Margaret Atwood'un 1985 tarihinde yayınlanan The Handmaid's Tale isimli romanından uyarlanan [5] aynı isimdeki eser, Bruce Miller tarafından yeniden üretilerek bir Amerikan distopik televizyon dizisi olarak izleyicilere sunulur. Cinsiyetçi totaliter bir toplumun yaşadıklarını konu edinen dizinin prodüksiyonuna 2016 yılının sonlarında başlanır. Dizide, İkinci Amerikan İç Savaşı sonrasındaki doğurgan hizmetçilerin, çocuk doğurma köleliği çarpıcı bir şekilde işlenir. 15 Emmy ve 2 Altın Küre ödülüyle son zamanların en çok konuşulan drama dizisi Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Gilead distopyasındaki hayatı konu edinir. Yaşanan çevresel felaketler sonucunda dramatik bir şekilde insan soyunun tükenmeye başlamasında etken olan düşen doğum oranlarını yükseltmek için doğurgan kadınlara hükümet tarafından el konulur. Bu kadınlar artık devlet mülküdür ve son derece tutucu bir rejimle tek bir amaç uğruna; soyun devamlılığı adına zapt edilirler. Amaç Gilead yöneticilerinin öjenik bir yaklaşımla kendilerinden olma üstün bir ırk yaratma arzusudur.


Teonomik - etik ve yasanın Tanrı merkezliliğini kabul eden katı Hristiyan - Gilead hükümeti Amerika Birleşik Devletleri'nde bir yönetim kurar. Gilead yönetimindeki toplum, güce aç liderler tarafından, militarize edilmiş, hiyerarşik bir dini fanatizm rejimi, kadınların zorla ve şiddetle boyun eğdirildiği sosyal sınıflar tarafından örgütlenir. Gilead yasalarına göre kadınlar, bazıları doğum kölesi olmak da dahil olmak üzere çok sınırlı sosyal roller çerçevesinde çalışmaya zorlanırlar. Gilead’deki kadınların mülk ve kariyer sahibi olmalarına, parayı yönetmelerine veya okumalarına kesinlikle izin verilmez.


Doğurgan kadınlar, Gilead hükümetinin bu yeni rejimi tarafından "düşmüş kadınlar" olarak tanımlanırlar. Böylece İncil’in aşırılıkçı bir yorumuna atıfta bulunularak doğurgan kadınların köleleştirilmelerine yol açılır. Köleleştirilen bu kadınlar, genellikle birden çok evliliğe girenlerden, bekar veya evlenmemiş annelerden, “cinsiyet hainleri" olarak adlandırılan lezbiyenlerden, Hristiyan olmayanlardan oluşmaktadır. Damızlık doğurgan kadınlar, “Komutanlar” olarak adlandırılan erkek efendileri tarafından komutanların eşlerinin huzurunda ritüelleştirilmiş bir şekilde defalarca tecavüze uğrarlar. Bu tecavüz ritüeli dizi boyunca konu edildiği her ortamda "tören" olarak anılır. Törenin amacı üstün bir ırk olarak görülen Gilead komutanlarının soylarının sürdürülmesi için menstrüasyon döngüsünü takiben en ideal dönemde döllemeyi sağlamaktır.


Toplum çeşitli sınıflara ayrılmıştır. Kadınların her biri belirli bir renkte giydikleri sade bir elbise ile bir sosyal kategoriye ayrılır. Hizmetçiler uzun kırmızı elbiseler, ağır kahverengi çizmeler ve beyaz başlıklar giyerler. Kamusal alanda giydikleri "kanatlar" adındaki daha büyük beyaz başlıklar ise onları kamudan gizler ve görüşlerini kısıtlayarak yalnızca önlerine bakmalarını sağlar. Zaman zaman bu başlıkların ardına gizlenebilmeleri sayesinde kamusal alanda yanlarında eşlikçileri olan diğer kadınlara düşüncelerini söyleme fırsatı bulabilirler.


Katı Hristiyanlık temelli yönetimin hakim olduğu Gilead hükümetinde kadınlar ikinci sınıf vatandaştır. Buradan kaçmaya çalışan herkes çok ağır cezalarla, şiddetle ve dahası idamla dahi cezalandırılır. Bu kişilerden biri de eşi ve çocuğuyla birlikte buradan kaçmaya çalışırken askerler tarafından yakalanan ve çocuksuz devlet görevlilerine çocuk doğurarak hizmetçilik cezasına çarptırılan June Osborne'dur. June, hizmet etmesi için sahiplendirildiği komutanın adından türetilen Offred adıyla yeniden adlandırılır. Böylece Offred, Gilead komutanı Fred Waterford ve eşi Serena Joy'un evine yollanır.


Damızlık kadınlara sahipleri olan adamların ilk ismine “Of-“ önekinin eklenmesiyle oluşturulan yeni isimler verilir. Offred, Gilead’deki komutanlardan birinin evinde hem evin gündelik ihtiyaçlarına hizmet eder hem de komutanın soyunun devamlılığı için kendisine defalarca tecavüz edilen bir hizmetçidir[6]. Gilead'de alıkoyulmadan evvel Luke ile evli olan June’un Hannah adında bir kızı vardır. June, kocası ve kızıyla birlikte Gilead'den kaçmaya çalışırken yakalandığında kızı elinden alınır ​​ve büyütülmesi için üst sınıf bir aileye verilir. Kocası ise çaresiz kalarak sonunda Kanada'ya sığınır. Dizi boyunca yaşananlar June'un kocası ve kızıyla yeniden bir araya gelme arzusu, fizyolojik ve psikolojik olarak dayanma gücünün sınırlarını doruklara taşır. Başrole hayat veren Elisabeth Moss dizideki performansıyla Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu dalında Primetime Emmy Ödülü ve Televizyon Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu Altın Küre ödülüne layık görülür[7].


Sonuç niyetine

The Handmaid's Tale, kadın haklarının geri alınması ya da ellerinden alınması durumunda neler olabileceğini gösteren, izleyiciyi distopik ancak bir bakıma da son derece gerçekçi olan bir geleceğe götürüyor. Diziyi izledikten sonra, dizinin gerçek bir korku hikayesi olduğu iddia edilebilir. Dizinin şiddet içeren bazı sahneleri korku türünün örneği olduğu ileri sürülen pek çok dizi ya da filmi pamuk şeker gibi yumuşatıveriyor. Distopik bir dizide konu edilmesi, Gilead’de ikinci sınıf vatandaş olarak görülen kadınlık meselesini günümüzdeki kadınlık meselesinden çok da uzağa taşımıyor. İnsanlığın yakın tarihinde, Avrupa’da öjenik yaklaşımın üstün ırk yaratma amacıyla Nazi ideolojisinde yaşanmış olması diziyi gerçek yaşama daha da yakınlaştırıyor. Günümüzde sağlık politikalarıyla uygulanmaya başlanan doğum kontrol yöntemleri bu öjenik yaklaşımın bir yansıması olarak görülebilir. Dahası öjenik yaklaşımların etkilerini görmek için ırklar arası evlilik yasalarına, vatandaşlık statüsünü, eşcinsellerin evlilik ve çocuk sahibi olma durumlarını düzenleyen yasalar değerlendirilebilir.





Referanslar:

  1. Foucault, M. (2003). The Birth of the Clinic. Taylor & Francis

  2. Ayşe, I.Ş. I. K. GENETIK HASTALIKLAR VE GENETIK DANIŞMA. Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi, 4(3), 57-63.

  3. Bergman, J. (1999). Darwinism and the Nazi race Holocaust. CEN Technical Journal, 13(2), 101-111.

  4. Moylan, T. (2018). Scraps of the untainted sky: Science fiction, utopia, dystopia. Routledge.

  5. Atwood, M., Altınçekiç, S. Kabakçıoğlu, Ö. (Çevirmen) (2017). Damızlık Kızın Öyküsü, İstanbul: Doğan Kitap

  6. The Handmaid’s Tale (2017). Hulu. 04.04.2022 tarihinde https://www.blutv.com/diziler/yabanci/the-handmaids-tale?gclid=CjwKCAjwrqqSBhBbEiwAlQeqGssG3xoMKEtfx6XRRdzyzCI0n7aVO7MA519U2ma_8tjVW1KQ39mRjxoCK-UQAvD_BwE adresinden erişildi.


65 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Ağrı