beyaz logo.png

Arı Eczanesinin Tatlı İlacı: Bal


 

Mustafa Öksüz - Eczacılık Fakültesi, Marmara Üniversitesi

 

Bal, sadece tatlı lezzette ve besleyici özellikte değerli bir besin olarak değil, geleneksel tıpta yüzyıllar boyu sağlığın korunmasında ve bazı hastalıkların tedavisinde yararlanılan bir ilaç olarak da bilinmektedir. En az 5000 yıldır geleneksel tedavi uygulamalarında bal, yara ve yanıklar başta olmak üzere bazı sık görülen günlük rahatsızlıkların tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Özellikle son yıllarda yürütülen bilimsel çalışmalarda yangı giderici, yara ve yanık iyileştirici, mide ülseri ve gastrit sorunları tedavisinde etkili olabileceği ortaya konulmuştur.[1]


Bal içeriğinin %80 gibi büyük çoğunluğunu karbonhidratlar oluşturmaktadır. Karbonhidratların dışında, polifenolik maddeler, vitamin ve mineraller, proteik maddeler ve su bulunmaktadır. Balın kimyasal bileşenleri ve yüzdece miktarları Tablo 1’de gösterilmiştir.


Şekil1: Balın Kimyasal Bileşenleri ve Yüzdece Miktarları.[2,3]

Balın içeriği bölgesel çiçek örtüsüne, bazı bitki türlerinin zengin yayılış göstermesine bağlı olarak önemli ölçüde değişiklik gösterebilmekte olup, dolayısıyla farmakolojik etkinliğinde farklılaşmaya yol açabilmektedir. Mesela, Batı İspanya’nın Atlantik kıyısından alınan farklı kaynaklı ( kestane, ökaliptus, mürver, süpürge çalılsı, kavun ve polifloral) bal örneklerinde yapılan içerik analizinde, içerik oranlarında belirgin değişim tespit edilmiştir. Protein, mineral ve flavanoit içeriği en zengin balın, kavun ve kestane balı olduğu dolayısıyla bu iki balın en yüksek antioksidan aktiviteyi gösterdiği, ökaliptus ve mürver ballarının ise bu içerikler bakımından en düşük orana sahip olduğu bildirilmiştir.Özellikle kavun ve kestane balları düşük sodyum (3,9 mg ve 5,5 mg/100 g bal) seviyesi ile dikkat çekmektedir. Bu değerler de kalp hastaları için kavun ve kestane balının ideal olduğunu göstermektedir.[1,3] Balın kimyasal bileşenleri ,balın içeriğindeki flavanoit içeriğinin tipi ,balın baskın botanik kaynağı hakkında da fikir verebilmektedir. Hesperitin bakımından zengin balın, narenciye çiçeği (Citrus sp.); 8-metoksi kempferol bakımından zengin balın biberiye (Rosmarinus officinalis); luteolin veya naringenin bakımından zengin balın, Lavanta çiçeği (Lavandula sp.) kaynaklı olduğunu göstermektedir.[4]


Balın Fizyolojik Etkileri

Soğuk Algınlığı Üzerine Etkileri:

Balın mikroorganizmalara karşı, oksidatif hasarı önleyici ve yangı giderici etkilerine bağlı olarak soğuk algınlığı şikayetlerinin giderilmesinde etkinliği binlerce yıldır bilinmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, balın antimikrobiyal ve lokal yumuşatıcı etkileri nedeniyle, soğuk algınlığı ve öksürük tedavisinde kullanılmasını önermektedir.[5] Yapılan kapsamlı Cochrane araştırması da, balın özellikle soğuk algınlığı belirtilerinden bir olan öksürük şikayetlerinin hafifletilmesinde yararlı olabileceğini ortaya koymuştur.[6]

Dekstrometorfan ve difenhidraminle karşılaştırmalı olarak, balın 2 ile 5 yaşlarında 139 çocukta gece öksürükleri ve uyku kalitesi üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Ebeveynler sorgulanarak elde edilen veriler ışığında, yatmadan önce 2,5 mililitre (yaklaşık bir çay kaşığı) bal verilmesinin, öksürük krizlerinin önlenmesinde her iki laca göre daha etkili olduğu belirlenmiştir.[7]


Mide Bağırsak Sistemi Üzerine Etkileri:

Bal, sindirim sisteminden kolaylıkla emilir; sindirimi kolaylaştırır. İshal tedavisinde kullanıldığında vücudun su kaybının giderilmesinde rol alır. Sıcak su ile seyreltilerek tüketildiğinde de hafif laksatif etki gösterir.[1] Deney hayvanlarında oluşturulan ülseratif kolit rahatsızlığında, prednizolon ve dilsülfiram etken maddeleriyle karşılaştırmalı olarak balın aktivitesi incelenmiştir. 3 günlük uygulamada belirgin bir aktivite göstermezken, 7 günlük uygulamada, prednizolon ile yakın etki göstermiştir. Hatta mukozadaki yaralanmaları daha belirgin bir şekilde önlediği bildirilmiştir. Bu nedenle bal, ülseratif kolit ve irritable bağırsak sendromu gibi yangısal gastrointestinal sistem rahatsızlıklarında yararlı olabileceği kanısı oluşmuştur.[8]


Etnofarmakolojik olarak yeterli veri bulunmasa da balın ülser nedenlerinden biri olarak görülen Helicobacter pylori gelişimini önleyici etkisi bulunmaktadır.[9] İtalya’da kestane balı ile hazırlanan ve ülser tedavisinde kullanılan iki halk reçetesinin tedavi edici etkileri, sükralfat ile karşılaştırılarak araştırılmıştır. (AS reçetesi: kestane balı (%86), propolis (%4), gingseng (% kök tozu ve %4 kök özütü) ve arı sütü (%2); AM reçetesi: kestane balı (%92), propolis (%4) ve ökaliptus özütü (%4) içermektedir.) Yedi gün süreyle 1,2 ve 2,0 gram uygulanan kestane balı ülser değerini %40 azaltırken AS ve AM reçeteleri, ülser oluşumunu sırasıyla %90 ve %91 oranında azaltmıştır. Serbest radikal süpürücü etkisine bağlı olarak lökosit işlevinin düzenlenmesinde rolü bulunduğunun ve bu yolla yara iyileştirici etki gösterdiği düşünülmektedir. [10]


Antimikrobiyal Aktivite:

Balın çeşitli mikroorganizmalar üzerinde etkinliği in vitro- in vivo olarak deneysel ve klinik çalışmalara ortaya konulmuştur. Özellikle manuka balının mikroorganizmalar üzerinde yüksek etkinlik gösterdiği bildirilmiştir.[11] Balın üzerinde etkinliği saptanmış mikroorganzimalar Tablo-2 de gösterilmiştir.[12-23] Her mikroorganizma için balın etkisi farklı derişimler de gözlenmektedir. Balın %1 ve altındaki derişimlerinde, etki gözlenmez ya da zayıf etki gözlenirken, %5’in üzerinde etkinin arttığı, %20 ve üzerindeki derişimlerde ise etki kuvvetlenerek dirençli mikroorganizmalar üzerinde bile etki gösterdiği saptanmıştır.[23] Türkiye’deki bazı bal çeşitlerinin (narenciye, deli bal, ökaliptus ve karışık çiçek balı) % 2’lik derişim ve üzerindeki konsantrasyonlarında Candida albicans, C.krusei, C.glabrata ve Trichosoporon sp. türleri üzerine etkili olduğu bulunmuştur. Deli bal ve karışık çiçek balı diğerlerine oranla daha yüksek aktivite göstermiştir.[24]

Şekil2: Balın Üzerinde Etkinliği Saptanmış Mikroorganizmalar.[12-23]

Serbest Oksijen Radikalleri Süpürücü Aktivite:

Balın özellikle bileşiminde bulunan fenolik bileşen bağlı olarak kuvvetli antioksidan etkisi bulunmaktadır. Bu etkinin çam balı gibi koyu renkli ballarda daha yüksek olduğu bildirilmektedir. Balın rengi, içeriğindeki karetenoitler ve flavonoitler gibi antioksidan bileşenlerin yanı sıra alkalilik özelliği ve mineral içeriğine bağlı olarak da değişim göstermektedir.[25-28]


Türkiye’de bulunan üç farklı kaynaklı balın (kestane, deli bal ve polifloral/çiçek balları karışımı) içeriği ve bazı fizyolojik etkileri karşılaştırmalı olarak araştırılmıştır. Yapılan içerik analizinde en yüksek polifenolik madde ve mineral içeriği kestane balında bulunmuştur. Kestane balının, farklı antioksidan etki modellerinde (DPPH radikal süpürme testi, FRAP testi gibi) en yüksek antioksidan aktiviteye sahip olduğu bildirilmiştir. Kuzey Anadolu’da komar ve zifin çiçeklerinden (Rhododendron sp.) elde edilen ve yüksek maddi değere sahip deli bal olarak adlandırılan bal çeşidi ise, incelenen ballar arasında en düşük aktivite ve polifenolik içeriğe sahip olarak bulunmuştur.[29]


Barı İspanya’dan alınan farklı kaynaklı ballar üzerinde yürütülen bir çalışmada da benzer şekilde en yüksek antioksidan aktivite kestane ve kavun çiçekleri kaynaklı ballarda bulunmuştur.[3]


Antitümör-Antikanser Aktivitesi:

Balın kanser üzerinde etkili olduğu şeklindeki genel iddiaları kanıtlayan ayrıntılı klinik çalışmalar bulunmamaktadır. Ancak mevcut deneysel çalışmalarda, balın kolon kanseri hücrelerinin gelişimini durdurarak ‘kaspaz-3’ aktivasyonunu ve ‘PARP parçalanması’ ile apoptozu sağladığı bildirilmektedir.[30]

Balın kanser kemoterapisinde destekleyici etkileri de bildirilmiştir. Sıçan ve farelerde oluşturulan deney modellerinde, balın orta derecedeki tümör aktivitesinin yüksek metastaz kabiliyetini azaltmakta ve tedavide kullanılan5-fluorourasil ve siklofosfamit gibi ajanların etkisini artırmaktadır.[31] radyoterapi uygulanan hastalarda, balın radyasyon mukoziti riskinde azalma sağlayabildiği bildirilmektedir. Radyasyon tedavisi uygulanan baş ve boyun kanseri hastalarında, bal verilmesi ile şikayetlerde %75 azalma sağlandığı, bal verilen hastaların %20’sinde radyasyon mukoziti görülürken, verilmeyen hastalarda bu oranın %75’e yükseldiği gözlemlenmiştir. Ayrıca bal uygulamasının bu grup hastaların kanser tedavisine tahammülünü artırdığı, hastaların %55’inin ağırlıklarında değişim olmadığı ve hatta kilo aldığı buna karşılık verilmeyen hastalarda ise kilo kayıplarının yaşandığı saptanmıştır.[32] Bal uygulamasının kanser terapisinde önemli yan etki olarak görülen ateşli nötropeninin önlenmesi için ‘kolon stimüle edici faktör’ ilacı uygulanmasına olan gereksinimi azaltabileceği saptanmıştır.[33]


Antienflamatuvar Aktivitesi:

Polifenolik içeriğine bağlı olarak yangı giderici etkisi bulunmaktadır. Polifenolik bileşikler tarafından zengin metanol ve etilasetat özütlerinin makrofaja uyarılmış nitrik oksit üretimi ve tümör nekroze edici faktör alfa gibi (TNF-α) gibi yangıda rol oynayan mediyatörler üzerinde in vitro inhibitör etkisi bulunduğu bildirilmektedir. Balın flavonotler bakımından zengin özütünün

(etilasetat) ,fenolik bileşikler bakımından (elajik asit, gallik asit, klorojenk asit, kafeik asit, ferulik asit) zengin metanol özütünden daha yüksek bulunmuştur.[34]

Dermatolojik Etkileri:

Balın enfeksiyonlara yol açan mikroorganizmalar üzerinde geniş spektrumlu etkisi nedeniyle özellikle yara ve yanıklarda, etkilenen alanın enfeksiyonlardan korunmasını sağladığı,[35] ve lokal sitokin üretimini uyararak yara iyileşmesini hızlandırdığı bilinmektedir.[36] Yara ve yanıklardan etkilenen bölgeye bal sürüldüğünde, içerisindeki glikoz oksidaz enzimi cildin nemi ile etkileşerek ortama yavaş yavaş hidrojen peroksit vermektedir. Bu suretle dokularda hasar oluşturmadan mikroplara karşı antiseptik etki sağlanmaktadır.[37] Balın antimikrobiyal etkisi sadece ‘inhibin’gibi hidrojen peroksit oluşumuna dayanmamaktadır. Balın açık yara ve enfeksiyonlarında rol oynayan etkenlerinden bir olan ‘Stapylococcus aureus’ üzerinde etkili olduğu, bu etkinin %1 arı sütü ilavesiyle %55-57 oranında artırabildiği bildirilmektedir.[38] İnsan dokusunda ‘Pseudomonas aeruginosa’ bakterisi ile enfekte olması durumunda serbest radikaller oluşarak enfeksiyonun yaygınlaşmasına ve hücre hasarına yol açar. Manuka balının, lokal olarak ‘P. aeruginosa’ ile enfekte olmuş alana uygulanmasıyla, özellikle içeriğindeki bir fenolik bileşen olan metil siringat’ın serbest radikal oluşumunu engelleyerek enfeksiyonun yaygınlaşmasını engellediği bildirilmektedir.[39]


Balın Diğer Fitoterapötikler Üzerine Etkileri:

Bitkisel çayların antioksidan kapasitesinin, tatlandırıcı olarak şeker ya da türevleri yerine kullanılmasıyla değişiminin incelendiği bir çalışmada, Türkiye’de satılan tek bileşenli ya da karışık 9 farklı bitki çayı örneğinin antioksidan kapasitesi, tek başlarına ya da çam balı veya çiçek balı ilavesinden sonra toplam antioksidan kapasite (CUPRAC) değerlerindeki değişimleri incelenmiştir. Çalışmada br fincana eşdeğer 100 mL çaydaki en yüksek CUPRAC değeri melisa, siyah çay ve beyaz çayda görülmüştür. Bunları sırasıyla yeşil çay, adaçayı, ekinezya, papatya, zencefil ve ıhlamur çayları takip etmiştir. Bitki çaylarının antioksidan etkisinin çam ve çiçek balı ilavesi ile paralel olarak arttığı, ilave edilen bal miktarının artması ile (3 gr ve 7gr) gözlenmiştir. Bazı bitki çaylarında (melisa, adaçayı, ıhlamur, papatya, limonlu zencefil) çam balı ilavesi, çiçek balına oranla antioksidan etkinliği daha fazla yükseldiği görülürken bazılarında (ekinezya ,yeşil çay) çiçek balı ilavesinin daha etkili olduğu tespit edilmiştir. Bu durum bitki çayı ve bal arasındaki etkileşimden kaynaklanmaktadır.[40]


Yan Etki ve Toksisitesi:

Genel olarak doğal kaynaklı bal için herhangi bir yan etki ve toksisite söz konusu değildir. Ancak alerjik karakterdeki bireylerde, kontrolsüz üretilmiş balların tüketilmesi ile arı parçaları ve polen kalıntılarına bağlı olarak basit öksürükten anaflaksiye varan tepkimeler görülebilmektedir.[41]


Bal besleyici özelliği nedeniyle genel olarak her yaştan insan için sağlıklı bir besin olarak kabul edilmektedir. Ancak ‘infantil botulizm’ tehlikesi nedeniyle 1 yaşın altındaki bebeklere verilmesi önerilmemektedir. İnfantil botulizm ya da botulizm, özellikle konserve vb besinlerde havasız ortamda gelişebilen (anaerop) bir bakteri olan Clostridium botulinum nörotoksininin yol açtığı felç ve tedavi edilmezse ölümcül olabilen bir nöromusküler hastalıktır . 12 aydan küçük bebeklerde, bağışıklık sisteminin yeteri kadar gelişmemesi nedeniyle, bal içerisinde bu bakteri sporlarının bulaşması ihtimaline karşı, önlem olarak bal verilmesi önerilmemektedir.[42] Genellikle halk arasında soğuk algınlığı gibi şikayetlerde bebeğin göğsünün yumuşaması ya da kabızlık sorununun giderilmesinde balın uygulandığı bilinmektedir. Nitekim Dünya Sağlık

Örgütü kayıtlarında yer alan botulizm vakalarının yarısının baldan kaynaklandığı bildirilmektedir.[43]

Bal, şeker hastalarında dikkatle kullanılmalıdır. Genel olarak %80 gibi yüksek oranda karbonhidrat içeren balın, yüksek oranda glisemik indekse sahip olduğu düşünülmektedir. Ancak yapılan çalışmalar balın früktoz içeriği ile glisemik indeks arasında ters ilişki bulunduğunu göstermektedir. [44] 50 gram balın, sağlıklı ya da diyabet hastası bir birey tarafından alınması ile kan ,insülin ve glikoz seviyelerinde görülen artışın, aynı miktarda şeker ya da şekerli besin tüketilmesine göre çok daha düşük olduğu bildirilmektedir.[45,46] Bu bakımdan bal tüketilmesinin tip-2 diyabet hastalarında sorun yaratmayacağı görüşü savunulmaktadır.[47,48] Türkiye’de farklı kaynak ballarının glisemik indeksleri ile ilgili bir çalışmada genellikle düşük ve orta değer grubuna girdikleri belirlenmiştir. Bazı yerli balların glisemik indeksi Tablo-3’te gösterilmiştir.[49]