COVID-19’un Gölgesinde Devam Eden Salgınlar


Meriç Öztürk - Yüksek Lisans Öğrencisi/Moleküler Biyoloji ve Genetik, Fen Bilimleri Enstitüsü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi

Google Trends’in sonuçlarına göre 2020 yılında genel arama ve haber aramaları alanlarında en fazla aranan kelime “coronavirus” oldu [1]. Alışkanlıklarımızı ve hayatımız büyük ölçüde değiştiren bir virüsün de adı olan bu kelime hayatımıza 31 Aralık 2019 tarihinde girmeye başladı. Fakat Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere birçoğumuz bu isimle hitap edeceğimiz virüsün yaratacağı etkiden habersizdik. Her ne kadar teknolojik ve bilimsel altyapımız bir salgınla mücadele etmeye yeterli olsa da durumun ciddiye alınmaması ve en temel korunma yöntemlerinden olan maskenin kalabalık ortamlarda kullanımının gecikmesi virüse güç kazandırmış oldu.


Salgının gündem oluşturmaya başladığı ilk zamanlarda İspanyol gribinin de benzer bir salgına yol açtığını bu vesileyle öğrenmiş, hatırlamış olduk. Bu, dünyamızın defalarca karşılaştığı salgınlardan sadece bir tanesine örnek teşkil ediyor. Tarih kitaplarını karıştırdığımıza karşımıza daha birçok salgın çıkacaktır. Günümüzde ise dünyanın farklı bölgelerinde birbirinden çok farklı ve pandemi oluşturma potansiyeline sahip birçok salgın mevcut. COVID-19 kadar küresel olmamaları ve sürekli gündemi meşgul etmemeleri ise kesinlikle tehlikeli olmadıkları anlamına gelmiyor.


Kuş Gribi

Dünyanın karşılaştığı ilk global salgın olan İspanyol Gribi 1918-1920 yılları arasında 500 milyon kişiye bulaşıp, tahminlere göre yaklaşık 50 milyon kişinin ölümüne yol açmıştı. 4 dalga halinde yaşanan bu salgına H1N1 Influenza A tipi virüs sebep olmuştu [2]. Kayıtlara göre milattan önceye kadar dayanan salgınlara sebep olan influenza virüsü mutasyonlar sonucu kendisini farklı zamanlarda, farklı bölgelerde gösterebiliyor.

Bu virüsle küresel olarak son karşılaşmamız 2009 yılında “Domuz Gribi” adı altında gerçekleşmişti. Bir yıl kadar süren bu salgında tahminlere göre 284 bin kişi hayatını kaybetti. Bu gribe de İspanyol gribine yol açan influenza virüsünün aynı alt türü sebep olmuştu [3].


Hepimizin aşina olduğu bir diğer grip türü ise “Kuş Gribi”. 2003 yılında ismini duymaya başladığımız bu grip türüne influenza virüsünün H5N1 ve H7N9 alt türleri sebep oluyor. Dünyanın farklı bölgelerinde devam eden bu salgın küreselleşmiş olmasa da tamamıyla engellenebilmiş de değil. Dünya Sağlık Örgütü’nün elindeki verilere göre bu iki alt türden kaynaklanan salgınlarda bugüne kadar yaklaşık 1000 kişi hayatını kaybetti [4,5].


Kendisini öksürük, ateş, baş ağrısı, bazı durumlarda ise kusma ve ishal şeklinde belli eden ve son yıllarda etkisini oldukça yitirmiş, Asya ve Kuzey Afrika’da sınırlı kalmış olan Kuş Gribinin kayıtlı verilere göre ölümle sonuçlanma oranı ise %56.[4] H5N1 ve H5N7 alt türleri insandan insana bulaşma konusunda çok da başarılı olmaması akıllara küresel bir salgına dönüşmesinin pek olası olmadığını getirebilir. Fakat, göçmen kuşlar arasında çok yaygın olan ve kuşlardan insanlara bulaşan bu virüs bir süre daha pandemi oluşturma potansiyeline sahip olacak [6].


Kırım Kongo Kanamalı Ateşi

Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) ile ilk olarak 1944 yılında Kırım’da karşılaşılırken, ikinci salgın 1967 yılında Kongo’da vuku buldu. Bunyavirales takımına mensup Nairoviridae ailesinin üyesi olan KKKA virüsünün sebep olduğu hastalık insanlara, başta Hyalomma cinsi olmak üzere, kene ısırmasında veya kenelerin virüsü bulaştırdığı çiftlik hayvanlarından bulaşıyor [7]. KKKA salgını çoğunlukla ülkemizin de içinde bulunduğu Orta Doğu ve Balkanlar’da kendini gösterirken, bazı Doğu Avrupa ve Afrika ülkelerinde de salgınlar görülebiliyor. Ülkemizde ise ilk olarak 2002 yılında görüldü ve aralıklara günümüze kadar varlığını devam ettirdi. Son olarak 2020 yılında Artvin ilinde 11 kişiye KKKA teşhisi konmuştu [8].


Aşısı veya virüse özel herhangi bir tedavisi olmayan hastalığın ilk belirtileri yüksek ateş, baş, mide, sırt, eklem ve kas ağrısı ve kusma şeklinde görülüyor. Hastalığın devam etmesi durumunda ise kenenin ısırdığı yerde kontrol edilemeyen kanama baş gösterip vücudun farklı bölgelerinde morarmalar oluşuyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün kayıtlı verilerinde göre hastalığın ölüm oranı %10-%40 arasında değişmekte [7]. Bu büyük farkın en önemli sebebi ise erken teşhis ve onu takip eden erken müdahale. Halihazırda mevcut olan teşhis kitleri ve yöntemler bunu mümkün kılıyor [7]. Ne var ki, bulaşın genel olarak kırsal kesimde meydana gelmesinden dolayı hastaların kene ısırmasının veya belirtilerin görülmesinin hemen ardından doktora görünememesi erken teşhisin önündeki en büyük engel.


Kuş gribi gibi bu hastalık da insandan insana bulaşma oranı çok düşük ve bulaş genellikle kan yoluyla veya hastanede virüsün bulaştığı bir gerecin vücut sıvısına temasıyla gerçekleşiyor. Aynı zamanda virüsün bulunduğu bir alana elin değmesi ve ardından göz ve ağızla olan teması da enfeksiyona sebep olabiliyor [7]. Fakat, KKKA virüsü hala pandemiye sebep olabilecek kapasiteye sahip çünkü kenelerin dünyanın farklı bölgelerine yayılması ve hem doğrudan hem de dolaylı yolla (çiftlik hayvanları üzerinden) insanlara enfekte olması mümkün [7].


Rift Vadisi Ateşi

Rift Vadisi Ateşi (RVA) virüsü de Bunyavirales takımına mensup olup, KKKA virüsünden farklı olarak Phleboviridae ailesinin bir üyesidir. Bu virüsün sebep olduğu hastalık Afrika kıtası ve Arap Yarımadası ile sınırlı olmakla birlikte, virüs sivrisinekler (genellikle Culex tritaeniorhynchus ve Aedes vexans türleri) ve sivrisinekler tarafından enfekte edilmiş çiftlik hayvanlarından insanlara bulaşıyor. İlk kayıt altına alınan RVA salgını 1931 yılında Kenya’da gerçekleşmişti. Salgının Rift Vadisi kaynaklı olması dolayısıyla hastalığa vadinin ismi verilmişti. Yıllar içinde Afrika’nın farklı bölgelerinde kendisini gösteren bu hastalık şu anda Uganda ve Kenya’da salgın olarak devam ediyor [9].


RVA çiftlik hayvanlarında ciddi sağlık sorunlarına yol açsa da insanları içeren vakalar genelde belirtisiz veya hafif belirtilerle (baş ağrısı, eklem ve sırt ağrıları) geçiriliyor. Kayda alınan hastaların %10 kadarı ise ciddi belirtilerle yüzleşmek zorunda kalıyor (göz problemler, bölgesel kanamalar, beyin iltihabı). Hastalığın ciddi olduğu vakalarda ise ölüm oranı %50’leri bulabiliyor. Hastalık sahibi hamile hayvanlarda düşük oranı %100 [9]. Bunlara ek olarak genç hayvanlar hastalığı daha ağır atlatıyor ve ölüm oranı yetişkinlere göre daha yüksek. İnsanlar için ise böyle bir kayıt mevcut değil. Halihazırda hastalığa karşı aşı mevcut değil fakat bazı girişimler bulunuyor. En önemli korunma yöntemi ise hastalığın yaygın olduğu bölgelerde virüsü yayan sivrisineklerin ısırığından özel kıyafetler giyerek korunmak [9].


Salgına sebep olan sivrisineklerin genelde yağmur dönemlerinde görülmesinden dolayı sürecin mevsimsel olduğu düşünülebilir fakat hastalığa maruz kalmış hayvanların yenmesi ve kesildiği alandaki havanın solunması sonucu virüs bulaşabildiği için bu salgın mevsimsel değil [10]. İnsandan insana ancak kan yoluyla bulaşan RVA virüsünün pandemiye sebep olabilme potansiyeli ise hastalıklı hayvanların bir şekilde başka kıtalardaki ticarette kullanılma ihtimalinden kaynaklanıyor [11].


Lassa Kanamalı Ateşi

Bunyavirales takımına mensup bir diğer virüs olan Lassa virüsü, Mastomys natalensis türü farelerin dışkılarından insanlara bulaşarak Lassa Kanamalı Ateşi’ne (LKA) sebep oluyor. Aranviridae ailesine üye bu virüsle tanışmamız 1969 yılına dayanıyor. Nijerya’da görülen ilk vakadan sonra virüs çevre ülkelere yayılarak salgınlara sebep oldu, şu anda ise Orta-Batı Afrika ile sınırlı [12].


Virüsün bulaştığı hastaların %80’i hafif belirtilerle (baş ağrısı, hafif ateş ve bitkinlik) hastalığı atlatırken %20si hastaneye yatırılıyor ve diş etinde, burunda ve gözde kanama, solunum problemler, düzenli olarak kusma ve şok gibi belirtiler gösteriyor. Hastaneye kaldırılan vakalarda ölüm oranı %20’yi bulurken, kayıtlı verilere göre hastalığın öldürme oranı %1 civarında seyrediyor. Fakat, hamile kadınlarda hastalığın seyri %95 oranında düşük ile sonuçlanırken, ölüm oranı da daha yüksek [13]. Ribavirin isimli ilaç eğer hastalığın başında kullanılırsa tedavi etmekte oldukça etkili fakat LKA’nın belirtilerinin çok farklı ve hastalığa has olmaması erken teşhisi zorlaştırıyor [12]. Henüz LKA virüsüne karşı geliştirilmiş aşı da mevcut değil. Tahminlere göre Afrika’da yılda 300 bin kişiye virüs bulaşıyor ve yaklaşık 5 bin kişi hayatını kaybediyor [12].


Şimdiye kadar bahsettiğimiz enfeksiyonların aksine LKA’nın insandan insana hava yoluyla bulaşması mümkün. Bazı vakalarda süper bulaştırıcılar da gözlemlenmiş. Ölüm oranı ve bulaşma yolunun COVID-19'la gösterdiği benzerlik bu hastalığın küresel bir salgına dönüşme potansiyelini gözler önüne seriyor [13].


Zika

Flaviviridae ailesinin, Flavivirus cinsine ait olan Zika virüsü, insanlara Aedes cinsi sivrisinekler yolu ile bulaşarak Zika hastalığına sebep oluyor. İlk olarak 1947 yılında Uganda’da maymunlarda belirlenen bu virüs 1952 yılında hem Uganda’da hem de Tanzanya’da insanlarda gözlemlenmişti. 1960 ve 1980 yılları arasında Afrika ve Asya kıtalarında nadir olarak görülen bu hastalık hafif belirtilerle atlatılıyordu [14]. Ne var ki 2007 yılında Mikronezya’ya bağlı Yap adasında ilk salgın ortaya çıktı, 2015 yılında ise Brezilya’da vuku bulan saha geniş çaplı bir salgın şeklinde devam etti. Şimdiye kadar 87 farklı ülke ve bölgede kendini gösteren bu hastalığa karşı Dünya Sağlık Örgütü’nün çabaları sürüyor [14].


Genelde semptomsuz atlatılan hastalığın görülen belirtileri baş ağrısı, ateş, gözlerde kızarma, kusma, kas ve eklem ağrıları şeklindeyken, hamile bireylere bulaşması durumunda yeni doğanların %10’unda mikrosefaliye (microsephalia) ve farklı bilişsel bozukluklara sebep oluyor [14]. Bu virüs aynı zamanda bulaştığı kişilerde Guillain-Barré sendromu, sinir sistemi problemleri ve omurilik iltihabı oluşmasını tetikleyebiliyor. Kayıtlı verilere göre hastalığın sebep olduğu ölüm oranı %8 civarında [15]. Herhangi bir tedavisi ve aşısı bulunmayan bu hastalık için yüksek miktarlarda mali destek sağlanmış durumda. Mevcut olan tek önleme yöntemi ise salgının olduğu bölgelerde sivrisinek ısırıklarından kaçınmak [15].


Zika virüsü insandan insana cinsel yolla bulaşabiliyor ve bu da virüsün farklı kıtalara yayılıp pandemi riski oluşturmasına sebep oluyor. Bazı kaynaklarda salgın pandemi olarak nitelendiriliyor olsa da Dünya Sağlık Örgütü’nün böyle bir açıklaması yok. Fakat, 2016 yılında 33 ülkeye yayılmasının ardından acil durum ilan edildi [14]. Oranı düşmüş olsa da hastalık Brezilya başta olmak üzere Güney Amerika’nın farklı bölgelerinde görülmeye devam ediyor. Aynı zamanda, Aedes cinsi sivrisinekler Dang hummasına (Dengue fever) sebep olan Dengue virüsünü insanlara bulaştırabiliyor, chikungunya ve sarıhummaya (yellow fever) yol açabiliyor [14].


Ebola

Ebola virüsü, Pteropodidae ailesinden olan meyve yarasaları tarafından taşınıyor ve doğrudan veya dolaylı yoldan insanlara bulaşabiliyor. Filoviridae ailesine mensup bu virüsün sebep oldu Ebola Kanamalı Ateşi (EKA) %90’lara kadar varan ölüm oranı ile en tehlikeli salgın hastalıkların başında geliyor. Bu hastalık ile ilk tanışmamız 1967 yılında Uganda’da gerçekleşti [16]. O zamandan bu yana Afrika’nın birçok yerinde vakalarla karşılaşıldı, 2014-2016 yılları arasında ise Batı Afrika’da şiddetli bir şekilde kendisini gösterdi. Bu yıllar arasında kayıtlara göre virüs yaklaşık olarak 28 bin kişiye bulaşmış, 11 bin kişi hayatını kaybetmişti. Virüsün keşfi ise 1976 yılında ismini aldığı Kongo’daki Ebola Nehri’nin yakınlarında gerçekleşti [17].


Herhangi bir tedavisi ve aşısı bulunmayan bu hastalık kendisini ateş, sırt, karın, baş ve eklem ağrıları, ishal, kusma ve ani kanamalar şeklinde gösteriyor. Kayıtlara göre ortalama ölüm oranı ise %50, fakat hastalığın seyrine göre %25-90 arasında değişebiliyor [17]. İnsandan insana kan ve vücut sıvısı yoluyla kolaylıkla bulaşabilirken, yarasalar tarafından enfekte edilmiş diğer hayvanlar da virüsü taşıyabiliyor [17]. Hava ve cinsel yolla bulaştığına dair ise bir bulgu mevcut değil. Salgın Kongo ve Gine’de devam ediyor, insandan insana kolaylıkla bulaşması ve yüksek ölüm oranıyla büyük bir tehdit olarak varlığını sürdürüyor [16,17].


Aynı zamanda, aynı virüs ailesine ait olan Marburg virüsü de Marburg hummasına sebep oluyor. EKA kadar yaygın olmayan bu hastalığın da ölüm oranı %50 civarında seyrediyor. İlk olarak Almanya’nın Marburg ve Frankfurt şehirlerinde 1967 yılında görülen hastalık daha sonra Afrika’ya yayıldı. Şu anda kayıtlara geçen herhangi bir vaka mevcut değil, fakat virüsü taşıyan yarasaların varlığını sürdürmesi salgın potansiyelini diri tutuyor [18].


Nipah

Yarasaların sebep olduğu bir diğer hastalık ise Nipah Virüsü Enfeksiyonu. Paramyxoviridae ailesine mensup Henipavirus cinsi Nipah virüsü ilk olarak Malezya’da keşfedildi. Ardından Asya kıtasının farklı bölgelerine yayılan bu virüs, insanlara doğrudan ya da diğer hayvanlar üzerinden bulaşabiliyor. Halihazırda bir salgın mevcut değil, fakat belirtilerinin COVID-19’a benzemesi ve ölüm oranının %40-75 civarında olması bu virüse olan ilgiyi arttırıyor [19].

Bulaştığı kişilerde ilk olarak kendisini baş ağrısı, kas ağrısı, boğaz yanması ve kusma şeklinde belli eden virüs, hastalığın seyrine göre akut solunum yetmezliğine, halsizliğe ve nörolojik problemlere yol açıyor. Kayıtlı verilere göre, hastaların %20’sinde kalıcı nörolojik hasar görülüyor [19]. İlk belirtilerinin hastalığa özel olmaması erken teşhisi zorlaştırarak ölüm oranın yüksek seyretmesine sebep oluyor.


Yine Pteropodidae ailesine mensup meyve yarasalarından bulaşan bu