beyaz logo.png

Küresel Su Sorunları ve Türkiye


 

Zeynep SALGIN – Moleküler Biyoloji ve Genetik, Fen Edebiyat Fakültesi, Bilecik Şeyh Edebâli Üniversitesi

 

Dünyadaki yeryüzü, büyük ölçüde sularla kaplı olmakla birlikte, içilebilir ya da tatlı su kaynakları dünyamızın çok az bir bölümünde yer almakta ve bu oran %2,5 gibi küçük bir dilimini oluşturmaktadır. Bu suyu oranın %70’i de buzullar ya da büyük kar kütleleri içerisinde bulunmaktadır. Tüm canlılığın efendisi diyebileceğimiz su, yaşamın temeli iken dünya yüzeyimizin %1’lik alanını kaplarken tatlı su ekosistemi içerisinde ise tüm hayvan tür ve çeşitliliğinin %10’nunu barındırmaktadır[1]. 1970 yılından günümüze kadarki süreçte araştırma verilerini yayımlayan bir çalışmada (WWF), %37’lik bir dilim ile en fazla tür çeşitliliği ve tahribata uğrayan ekosistem olarak görülmüştür. İçilebilir su kaynakları, iyi kalitede miktarı sadece tatlı su kaynaklarının, ekosistemlerin önemli olduğunu değil aynı önemli ölçüde gıda güvenliği, tür çeşitliliği, sürdürülebilirlik, ekonomik kalkınma dolayısıyla insanlığın geleceği için en temel ve risk taşıyan ortak bir sorundur[2].


Dünyada yaklaşık 1,2 milyar insan halen su sıkıntısı çeken yerleşim yerlerinde yaşamını sürdürürken bu sayı 2025 yılına kadar yaklaşık üçte iki gibi bir seviyeye ulaşacağını bilim insanları öngörmektedir. Diğer yandan 1,6 milyar insan ise alt yapı yetersizliği ve kaynak sıkıntısı yaşadığı için su sorunları yaşamaktadır[3]. Küresel iklim krizi, hidrolojik sistemler, buharlaşma vb dünyadaki su döngüsünün seyrini değiştirerek bazen yoğun sellere, bazı yerlerde kuraklığa bazı yerlerde dengesiz su dağılımları, yağışlar gibi etkilere sebep olmaktadır. Bu etkilerin yanı sıra artan nüfus artışı, şehirleşme çalışmalarının ve sanayi bölgelerinin hızlı artışları da su kirliliğinin artmasına ve hem kullanılabilir suyun hem de içilebilir su kaynaklarının da kirlenmesinin sebepleri içerisindedir[4].



Şekil 1: Küresel Su Dağılımı[5].

Bir Ülkede Tatlı Su Miktarı

Bir ülkede herhangi bir yıl içerisinde, yılın belirli bir döneminde yenilenme oranlarının aşılmadığı takdirde tatlı su miktarı; yıl içerisinde yağış miktarına, ülkeye giren suyun akışı ve çıkışına son olarak da diğer ülkelerle ne derecede su paylaşımı yapıldığının verileriyle tahmin edilebilmektedir. Küresel çapta suyun az ya da çok olmasını etkileyen nedenler içerisinde ise su kaynaklarına yerleşim yerlerinin ne kadar yakın olduğu, global atmosferik sirkülasyonlar, su döngüsü ve topografya bulunmaktadır[5].



Şekil 2: Yağış miktarına göre suyun dünyadaki azlığı ve çokluğu[5].


Şekil 3: Dünyadaki Yenilenebilir Su Kaynakları[5].


Yukarıda görülen dünya haritasında yenilenebilir su kaynaklarını bünyesinde bulunduran ülkeler arasında sırasıyla Brezilya, Rusya, Kanada, ABD, Endonezya, Çin, Kolombiya, Peru, Hindistan ve Kongo Cumhuriyeti devletleri görülmektedir. Türkiye ise bu sıralamada 36. sırada yer almaktadır[6].


Suyun sektörel kullanım dağılımları dünya çapında Tarım alanında %70, endüstri de %22, evsel atık için ise %8’dir. Biraz daha ayrıntılı bakacak olursak düşük ve orta gelirli ülkeler de bu dağılım tarım için %82, endüstri de %10 ve evsel atıklar için %8’dir. Yüksek gelirli ülkeler de ise tarım da %30, endüstri %59 ve evsel de %11 gibi bir oran dağılımı söz konusudur[7]. Artan ve gelişen dünya standartları ve yaşam ihtiyaçları doğrultusunda sanayi alanında %22 gibi bir kısım ile kendini var eden su kullanımında üretim süreçleri, atıkların uzaklaştırılması, soğutma suları ve evsel atıklar için kullanılan personel ihtiyacı gibi sebepler dünyadaki su kullanımının sanayi kısmını oluşturmaktadır. Kentlerdeki su kullanım faaliyetleri içerisinde ise durum biraz farklıdır[8]. İçme suyuna karşı artan taleplerin nüfusun kentlere göç etmesiyle beraber paralellik göstermektedir. Diğer yandan su kalitesinin verimsizliği nedeniyle artan kirlilik, su dağıtımının güvenirliğinin karşılanması, arıtma tesislerindeki işlemlerde enerjinin ve kaynakların israf edilmesi, yağmur suyu veya da atık su şebekelerinin yeterli düzeyde düzenleme yapılmaması, iklim değişikliğinin su kaynakları üzerinde ve ekosistemde bıraktığı etkilerin araştırılması, önlem alınmaması gibi daha birçok etken sadece ülkemiz için değil tüm dünya çapında önem arz eden bir tehlike oluşturmaktadır[9].


Su Kirliliği ve Çevre Göçmeni

Canlılar üzerindeki suyun olumsuz ve yıpratıcı etkiler bırakması ya da çeşitli sebeplerden ötürü kullanımının sakıncalı hal almasına neden olan, su kalitesinin biyolojik, kimyasal ve fiziksel anlamda değişimine su kirliliği denir. Genel anlamda bu kirliliğe günümüzde insan faaliyetleri sebep olmakla birlikte yaşanan doğa olayları da (alg yoğunluğu, volkanik patlamalar, depremler vb.) nedenler arasında gösterilebilir[10].


Tarım alanlarındaki kontrolsüz faaliyetler, endüstriyel çalışmalar, yerleşim yerlerinin fazlalığından kaynaklı verimsiz su tüketimi su kirliliğine neden oluştururken bu kirletici etkinlikler sonucunda %64’ü nehirlere dökülürken %73’ü ise göllere olumsuz etkiler bırakmaktadır[11].


Doğanın her geçen gün tahrip olması, yaşanan iklim krizleri ve küresel ısınma, tarlaların verimsizleşmesi, çölleşmelerin ve kuraklığın artması gibi sebeplerden dolayı bulunduğu yeri terk eden insanlar özellikle sanayinin ve yaşam şartlarının yüksek olduğu yerlere göç etmektedir. Bu ekolojik dengesizlikler yüzünden yaşanan göç dalgası artık yerini literatürde çevre göçmenleri olarak bulundurmaktadır. Birleşmiş Milletler Çevre Programının eski yöneticisi olan Klaus Töpfer, bu sayının 22-24 milyon insan olacağından söz etmektedir[12]. Bu göçlerin yaşanacağı ilk yerler ise Güney Sahra, Çin, Orta Amerika, Güney Asya olarak tahmin edilirken tarihte yaşanan felaketlerden biri olan Çernobil felaketinde 130 bin insan ve Kazakistan’da nükleer silah denemeleri nedeniyle yurtlarından ayrılan 160 bin insan bulunduğunu göz önüne alırsak gelecekte bizleri zorlu şartların ve savaşların beklediğini görmek sürpriz değildir[13].


Dünya nüfusunun 15-20 yıl içerisinde yaklaşık olarak 8,5 milyar insana ulaşacağını kabul ettiğimizde global anlamda çok büyük bir su kıtlığı yaşayacak ülkelerin ve diğer sosyo-kültürel etkenlerin hepsinin olumsuz şekilde gerçekleşmesi kaçınılmaz olacaktır[14].


Türkiye’de Su Durumu

Tüketilebilir su kaynaklarımızın yerüstü ve yer altı ile beraber yıllık ortalama 112 milyar m3 olduğu, ve bunun 44 milyar m3’nün kullanıldığını Devlet ve Su İşleri Genel Müdürlüğü 2012 yılında yayınlamıştır. Kullanılabilen yüzeysel su potansiyelimizin ülkemiz içerisinde bulunan akarsulardan 95 milyar m3, komşu ülkelerden gelen akarsulardan ise 3 milyar m3 olduğu bilinirken toplamda yıl içinde ise 98 milyar m3 gibi bir potansiyele ulaştığı yapılan çalışmalarda belirtilmiştir[15].


Tablo1: Su fakirlik indeksine göre bazı ülkelerdeki su durumu[16].


Ülkemiz, Falkenmark indekslerine göre su zengini bir ülke olmayıp su tüketimi yönünden de dünya ortalamasının gerisinde bulunmaktadır. Her geçen gün artan küresel ısınma ve oluşturduğu etkiler yönüyle ülkemiz riskli bir konumda bulunmakta ve kentsel, endüstriyel, tarım gibi alanlarda, önemli miktarda su eksikliği yaşanmasını öngörülmektedir[16].


PRECIS Modeli sonuçlarına baktığımızda ülkemizde 1961-1990 ortalaması kıyas alınarak 2071-2100 yılları içerisinde beklenen iklim değişiklileri şu şekilde belirtilmiştir:

  • Sıcaklıklar: Kıyılar dışında ortalama sıcaklık değişimleri 5-6 derece aralığında artış, yaz ayları olduğunda batıda, kış aylarında doğu bölgelerde sıcaklık artışlarının fazla olduğu,

  • Yağış: Sonbahar mevsiminde Karadeniz’de yağışlarda artışlar, yaz aylarında Orta Anadolu ve Karadeniz bölgesinde belirgin oranda azalma, Batı’da yağışlarda azalma ve toplam miktarı ve yüzdeliği açısından kritik düzeyde yükseklik, ortalama yağışlarda %40’a varan derecede azalmalar,

  • Kar Kalınlığı: Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgelerinde bulunan dağlarımızda kar kalınlığı 300 mm’ye kadar bir oranda azalmalar öngörülmektedir[17].

İklimSu proje bünyesinde gerçekleştirilen simülasyon modelleri kuzey bölgelerde yer alan havzalarda referans alınan iklim koşuluna göre daha yağışlı olacağını tahmin etmektedir. Örnek vermek gerekirse eğer RCP8.5 senaryosunda 2050’li yıllardan sonra havzalarda yaşanacak kuraklık kuzey bölgelerden güney bölgelere doğru gidildikçe şiddetli hal alacağını ve havza bazında ise on senelik belirlenen ortalama yıllık yağış miktarlarının 150 mm’ye düşeceğini ortaya çıkarmıştır. Ülkemizin genelinde 2015-2100 yılları içerisinde tahmin edilen en minimum yağış miktarı Konya Kapalı Havzası’nda olmuştur[18]. Var olan su kaynakları üzerindeki bu olumsuz etkilerin nasıl azaltılacağı, mevcut durumda gelişen büyüme hızı, değişim gösteren su tüketim alışkanlıkları, artan temiz su ihtiyacı ve kirlenmelerin önüne geçilebilmesi, yıllar sonrasına sağlıklı şekilde aktarılabilmesi vb. birçok durum tüm insanlığın ortak sorunu haline gelmiştir. Türkiye de ise bu sorunu yaşayacağımız temel sektörler ise içme ve kullanma suyu, tarım ve sanayi alanıdır. Bu sektörlerde iklim değişikliğine yönelik başlıca alınabilecek önlemler ve adaptasyon faaliyetleri arasında kullanılan su da ve içme sularında kayıpların, israfların ve fazla kullanımın önüne geçilmesi, geriye dönük yenilenebilir teknolojilerin kullanılması, var olan kaynakların korunması, yağmur sularının hasat edilmesi, duş ya da şifonlarda ya da diğer konut ya da mekânsal olarak tüm bölgelerde tasarruf sağlayan teknolojilerin kullanılması, evsel atık suların yeniden kullanıma sunulabilmesi alacağımız önlemlerden birkaçı olabilir[19]. Bu önlemlerin yanında tarım sektöründe iklim değişikliğine uygun mahsullerin ve ürünlerin seçilişine dikkat edilmeli, damlama ya da tasarruf sağlayıcı yeni teknolojiler kullanılmalı, vahşi sulama yönteminden tamamen kaçınılmalı, organik tarım uygulanıp verimli sulama yöntemleri tercih edilmelidir.


Tüm bu önlemlerden önce toplumsal ve küresel çapta insanları bilinçlendirmek ve gelecek kuşaklara bu uyarıyı yapıp gerekli bilinçlendirme belki de her gün yapılmalıdır. Sadece çiftçilerimizi değil tüm sektörleri kapsayacak şekilde planlamalar ve önleme çalışmaları oluşturulmalıdır[20]. Endüstri alanında ise tesislerin temiz üretim uygulamalarının yaygın hale gelmesi, tesis içlerinde daima rutin kontrollerin gerçekleştirilmesi, sıfır deşarj yaklaşımını benimseyip ve atık suların geri kazanımı, proses sularının ve benzerlerinin yeniden kullanıma uygun hale getirilmesi özümsenmelidir. Ülkemiz bu alanda önemli bir adım atarak havza temelli bütünleşik su yönetimi uygulamasına geçiş yapmış ve hem su yönetimini hem de iklim değişikliğine uygun çalışmalarla gelecek neslimize suyumuzun önemini aşılamaya başlamıştır[21].


Bu çalışmaların paralelliğinde 25 havza da yönetim planlama uygulamaları hazırlanmalı ve iklim değişikliği temel alınarak tamamlanmaya çalışılmalı, bu çalışmalar izlenilmeli ve geliştirme çalışmalarına devam edilmelidir. Bu havzalarda yapılacak örgütsel uygulamalar yanı sıra iller ve bölgeler bazında da yönetim ve koruma uygulamaları yapılıp yine bu bölgelerde yaşayan her sektör ve insanımıza da bilinçlendirmeliyiz[22]. 2015-2100 yıllarının periyot çalışmalarına bakacak olursak yaşadığımız sıcaklıklar ve daha da artacak olan bu sıcaklıklar Türkiye’de daha fazla gerçekleşeceği için sıcak hava dalgalarının olası yan etkileri, olumsuz sonuçları kuş bakışı bakacak olursak Güney Doğu Anadolu bölgemizde ciddi şekilde kuraklık yaşanacağının açı bir göstergesidir. Bu zorluğu atlatmamız için gerekli tüm önlemler ve çalışmaları almalıyız[23].


Ağaçlandırma çalışmalarına bilinçli şekilde hızlıca başlanılmalı, su kullanımında maksimum tasarrufa gidilmeli, tüm insanlığı yaşanacak olan bu felakete karşı bizler ve tüm insanlar birbirimizi uyarıp, çalışmalarda bulunulmalıdır. Başka bir dünya yok ve var olan değerlerimizi geç kalmadan korumaya başlamalıyız.